Oscar

oscar1.jpg

Annesi Leyla ERGUVAN yazıyor:

TOSAMANIMIZ… (Babası hep böyle çağırırdı; “Tosun” ve “Toraman”ın karışımı). Tüy topağımız, pamucuğumuz, melek kedimiz Oscar… TOSAMANIMIZ… (Babası hep böyle çağırırdı; “Tosun” ve “Toraman”ın karışımı). Tüy topağımız, pamucuğumuz, melek kedimiz Oscar… Oscar, yaklaşık 6 ay önce aramıza katıldı. İlk geldiğinde evden atıldığını düşünmüştük çünkü upuzun tüyleri olan bakımlı bir kediydi.

Gelir gelmez kendini sevdirmiş, yokluğunu belli eder olmuştu. Yokluğunu hemen anlardık, çünkü diğer hiçbir kediye benzemezdi o… Kendisi çok ama çok tatlı bir kedi olmasına karşın, talihi o kadar da iyi değildi…

2-3 ay kadar önce, 2-3 günlüğüne ortalardan kayboldu. Çok merak ettik Oscar‘ı. Havaların iyiden iyiye sıcak olduğu ve kayboluşuyla bizi hüzne boğduğu o günlerden bir akşamüstü ne görelim? Oscar feci şekilde yaralanmıştı. Karnının sağ yanında yaklaşık 5 cm çapında 2 tane kocaman yarası vardı. Sayıları gitgide artan ve kontrolsüz dolaşan başıboş köpeklerin saldırısına uğramıştı muhtemelen. Yaraları o kadar derindi ki, karın boşluğu görünüyordu. Miyavlamaya çalışıyor ama sesi hiç çıkmıyordu. Görür görmez eşime haber verdim ve hemen deli gibi veteriner aramaya başladık. Oscar ürktüğü için kendine yaklaştırmıyordu bizi…

oscar.jpg

İnanır mısınız, aradığımız veterinerlerin hiçbirisi –ki, şu Gölcük‘teki veteriner sayısı bir elin parmaklarını geçmez zaten- gelmedi… Oscar’ın durumunu anlattığımızda söyledikleri ortak şey; “Nasıl olsa sabaha kadar yaşamaz, yapacak hiçbir şey yok maalesef…” idi… O gece o kadar çok ağladım ki, anlatamam… Nasıl olur da bir canı, hem de bize en çok ihtiyacı olduğu bir zamanda tek başına ölüme terk edebilirdik?

Kesinlikle inandığım bir gerçekle bir kez daha yüzleşmek çok acıydı. Bence, veteriner olmanın ilk şartı hayvanları sevmektir ama ne yazık ki hiçbir veteriner o gece Oscar‘ı kurtarabilmek için uğraşmadı, uğraşacak kadar hayvansever olmadıklarını kanıtladılar…

Aklımıza gelen ilk şey yarasına Betadin sürmekti. Bir şişeye Betadini doldurduk ve yapabildiğimiz kadar yara çevresine sıkmaya çalıştık. Ama Oscar o kadar endişeli ve korkmuştu ki yarasını göstermiyor, sürekli kaçıyordu. Çok da üstüne gitmek istemedik açıkçası, zaten yeteri kadar ürkmüştü. Uzunca bir süre peşinde koşturmuş, yarasına iki sıkım da olsa Betadin püskürtmeyi başarmıştık. Epey geç olmuştu, eve çıkmamız gerekiyordu. Oscar‘ı orada bırakmayı hiç istemedim ama benimle birlikte eve gelmedi. O kadar endişeliydi ki binanın çevresinde belli bir mesafe dışında hiçbir yere gitmiyordu. Eve çıkmadan evvel Oscar için balkonun altında bir yer hazırladım, bolca gazete kâğıdı serdim, üzerine de bir kaç parça bez (bez derken, tişörtlerim) serdim üşümesin diye. Sanki onun için yapıldığını anlamış gibi hemen oracığa yatıverdi. Gitmeden uzun uzun konuştum, sıkı sıkı tembih ettim. “Güzel oğlum” dedim, “güçlü olmaya çalışmalısın. Bak, bir iki güne kalmaz iyileşeceksin.”

Sabaha kadar sürekli camdan baktım, kulağım hep dışarıdaydı. Annem kedilerin yaralarını yalayarak iyileştirebileceklerini söylemişti. Buna hep inandım, “İyileşecek yakışıklı oğlum” dedim hep. Oscar ertesi gün de yine ortalarda görünmedi ve bizi yine çok korkuttu. Ama ikinci gün gördük ki korkularımız boşunaydı. Bir de baktık, Oscar hoplaya zıplaya yanımıza geliyor. Çok sevinmiştik, mahallece çok sevinmiştik. Oscar iyileşmişti. Tabii, yaralarının tamamen kapanması bayağı zaman aldı ama neticede iyileşmiş, tüy topağı haline geri dönmeye başlamıştı…

İşte melek oğlumuzun başına gelen bu çok acı ve çok kötü olayı böyle atlatmıştık ki bir diğer acı olay yaşadık. Bu defa iyileşme şansı da yoktu Oscar’ın…

Onu bu sabaha karşı kaybettik…

Sabah kedilerime yemek verirken Oscar gelmedi… Her yokluğunda içim acır, “Acaba başına kötü bir şey mi geldi?” diye düşünürdüm. Ne yazık ki düşündüğüm şey başıma geldi bu kez ve köpekler tarafından öldürülmüş bir şekilde buldum tüy topağımı…

madonna.jpg

Artık eve gelirken o koca göbeğini sallaya sallaya kimse karşılamayacak bizi… Artık beni görür görmez Madonna ve Minik‘in kafasına kimse pati atıp kaçmayacak..

En sevdiğin mamadan artık seni düşünüp alamayacağım… Ciğer sevmiyordun ya hani, ben de diğer arkadaşlarına ciğer verirken sana Semiş‘in tavuklarından çalıp arkadaşlarından ayrı bir yerde vermek zorunda kalıyordum. Artık böyle bir zorunluluğum da olmayacak.

Makarna ve sigara böreklerini camdan attığımda da kimseler yakalamak için koşmayacak artık… Peynir yiyemeyeceğim belki uzun bir süre ya da yerken hep seni anacağım ve bir türlü boğazımdan geçmeyecek…

Yemek yerken sürekli Madonna‘nın payını çalardın da sonra tatlı bir kavgaya tutuşur, birbiriniz ile hırlaşıp dururdunuz… Artık Madonna’yı kimse kızdıramayacak.

oscar_rebuilt.jpgMinik onun yemeğinin bulunduğu kaba kafanı sokuşturma çabalarını özleyecek eminim…

Cama çıkıp da “pisi pisi” diye seslendiğimde, kimse köşeden bana sadece kafasını gösterip koskoca bir delikanlıya yakışmayan o incecik sesiyle “Miyav” demeyecek… Kafasını, boynunu duvar köşelerine, bahçedeki oturağın ayaklarına, bacaklarıma sürtmeyecek…

Artık camdan bakarken gördüğüm o manzara olmayacak; minicik çam ağacının altına yatarak oluşturduğun çukurun içine kimse yatmayacak… Bundan sonra balkonun altında bulunan yufka kutusundan “miyav” diye sesler gelmeyecek, çünkü sen artık o kutunun içine saklanamayacaksın…

Apartmandan çıkarken ayak seslerimi duyup giriş merdivenine yatarak koca göbeğini kimse açmayacak bana, ezilme tehlikesi de olmayacak kimsenin… Evin hemen yakınındaki otobüs durağına kadar benimle giderken ayaklarımın arasında sekiz çizercesine kimse dolanmayacak artık…

Herkese söyledim, rahat etsinler artık… Apartmana girip de “Nereye geldim ben?” dercesine deli gibi kimse miyavlamayacak, balkonlara kimse çıkmayacak, bahçelere kimse girmeyecek, çiçeklere (o narin ve nazenin bedeninle ne kadar zarar verebilirsin ki) kimseler zarar vermeyecek artık…

60 yaşından sonra kedi seven babam bile “Artık sabahın kör vaktinde kalkıp camdan baktığımda bir sigara içimlik arkadaşım olmayacak mı?” diye söyleniyor senin ardından, gel sen bir de bizi düşün…

Artık sokakta her gördüğünde eteklerine sarılıp tüy içinde bıraktığın için anneannen de kızamayacak sana tatlı sert…

Hani Canan Teyzen vardı ya, son zamanlarda çok alıştığın, bahçesinden çıkmadığın, hani kedi düşmanı kocasına rağmen seni besleyen ve sonunda seni ona bile sevdiren, hani seni ölen 2 çocuğunun yerine koyan Canan Teyzen… O da, “Artık patates yemeği yapmayacağım.” diyor. Çünkü sen en çok onun pişirdiği etli patatesi seviyormuşsun…

minik1.jpg

Bize geldiğinde, en çok seni görmek isteyen Çağatay’a, senin tüylerini yalayışının taklidini yapmıştım da ne çok gülmüştü, daha dün gibi… Tüylerinin boyu o kadar uzundu ki yalamak için her dilini sürüşünde tam daire çiziyordun neredeyse…

Semiş de artık seni benden kıskanmayacak… “Yemeklerimi niye Oscar’a taşıyorsun?” diye söylenmeyecek mır mır… Apartmana girebilmek için saatlerce kapının önünden çekilmeni beklemeyecek. Camın kenarına oturduğunda o minik çamın altında hep seni görmeyecek artık, seni orada görüp “Yine ne işi var bunun burada?” dercesine söylenmeyecek…

Ama emin ol bizim kadar çok üzüldü Semiş de… Sabah, o kara haberi alıp da senin yanına gelirken yanı başında durmuş, sanki bana “Neler olmuş böyle?” demeye çalışıyordu masumane…

Şu kısacık zamanda ne kadar çok şey doldurmuşsun hayatımıza gördün mü?

Seni öyle bulunca çok ağladım Oscar… Hala da ağlıyorum, hala da ağlıyoruz… Baban, sabahtan beri ağlamaktan helak oldu senin üzüntünden… Eminim, onu öyle görsen hiç yakıştıramazdın, o kaba saba adamın yanaklarından süzülen yaşları görsen konduramazdın ona ama inan bana, meğer seni ne çok seviyormuş baban, döktüğü gözyaşlarından belli…

Sabah yanına geldiğimde çok geçti artık… O koskoca, iri cüssen yoktu… Minicik kalmıştın, üşümüştün belki, belki de canın çok acımıştı… O upuzun, yalamayı bile beceremediğin tüylerin ufacık olup tüm vücuduna yapışmış kalmıştı… Koca kafalı oğlum, o koca göbeğini iki yana sallaya sallaya dolaşan Oscar’ım, minicik kalmıştın…

Miniciktin… Ben en çok buna ağladım meleğim…  Sabah seni bulduğum yerde, başının düştüğü yaprağın üstünde hala bir damla kanın duruyor… Hala hırkamdatüylerin var… Seni toprağa verirken, açtığımız o çukura bırakırken, başın yamuk durmasın, kara toprağın içinde sıkışma istedim de, seni düzeltmeye çalıştım ya… Ellerimde kalan topak topak tüylerin üzerimde hala..

oscar_rain.jpg

Dışarıda yağmur var Oscar ve ben her zaman sana seslendiğim camdan bakıyorum yine… Tam karşımdasın. Yalnız kalma istedim, tam karşıma bıraktım seni, her baktığımda görebileyim diye… Bundan sonra seni değil, anılarını izleyeceğim bu pencereden…

Seni çok sevdik biz Oscar ailece, mahallece seni çok sevdik… Bizdeki yerin kocamandı, bıraktığın boşluk da öylece kalakaldı.

Melek oğlum benim, bir gün bir yerlerde buluşmak dileğiyle… Seni çok seven annen…

H. Fatoş (GÜR) AKINOĞLU

“Diyabetik Kedi” site yöneticisi

Facebook Twitter YouTube 

Share

0 Yorum Oscar

  1. Mav dedi ki:

    Leyla hanim basiniz sagolsun. I?cten paylasiyorum acinizi. Bugun okudugum 2 inci beni uzen yazi. Susma zamani. . . kizimda aklima geldi. Sevgiyle kalin. .

  2. Leyla dedi ki:

    Cok tesekkur ederim. . Ben de Tipis, Karanfil,Mischa,Mestan icin cok aglamistim okuyunca. Ama yasayinca daha kotu oluyormus :sigh

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*