Bir Anne Sokak Köpeği ile Dostluğum

Dün ilginç bir şey oldu, sizlerle de paylaşmak istedim. Öğle saatlerinde anne köpeği bahçemde gördüm. Çimlere oturmuş, ağzından şıpır şıpır su damlıyordu. “Acaba çimlerde su birikintisi vardı da, onu mu yalıyor?” diye düşündüm önce. Sonra gözlüklerimi takıp pencereye daha da yaklaşınca, göğüs kısmında kanları gördüm. “Bir başka köpekle dövüştü de, boynundan mı ısırıldı?”. İyice meraklandım, bir o pencere, bir bu pencereden görmeye çalışırken, gıdısında yumurta kadar bir şişliğin olduğunu ve şıp şıp kan damladığını farkettim. Bana göstermeye çalışıyordu ama hala çok ürkek olduğu için, bir yandan da tedirgindi. Hemen içine antibiyotik koyduğum iki kıyma köftesi hazırladım ve taşların üzerine bıraktım. Kapı açılınca uzaklaşmış, sonra köfteleri yemeye gelmişti. “Acaba ilaçları tükürür mü?” diye korktum ama yaladı yuttu. Bugün 2. günün ilacını vermek için bekledim, az önce geldi, yine yarıya bölüp, iki köfte içinde verdiğim ilaçlarını yuttu. Baktım, şişlik inmişti. 

Ne garip, beni tanıyor ve güveniyor, yardım istemek için bana geliyor. Bebekler de beni görünce “hevliyorlar” durmadan ama onlar da “mamacı anne”nin geldiğini biliyorlar artık. Hele dün, o kadar sıcaklamışlar ki, hazırladığım bol sulu mamanın önce sularını içtiler, sonra içindeki ödül kemiklerini kapıp, birer köşede keyif yaptılar (11.08.2010).

Kış mevsimiydi. Kuşlar,  sokak  hayvanları, tilkiler hep açtı. Kar her yeri örtüyordu. Kuşlara attığım buğdaylar bile karlar altında kalıveriyordu 5-10 dk içinde. Pencereden dışarı baktığımda, o muhteşem manzarayı değil, yiyecek bulamayan hayvanları görüyordum ben.

Facebook’ta, Özgün ÖZTÜRK’ün ekmek ağacı projesini gördüm. Hemen ekmek dilimlerini hem yüksek ağaç dallarına, hem de alçak çalılara asmaya başladım. Böylece  sokak  kedileri, köpekler ve evimizin çevresinde dolanan tilkiler uzanıp alabiliyorlardı. Birkaç gün böyle besledim onları. Dallarda, bahar aylarında olduğu gibi kuşların cıvıldamasına bayılmıştım. Birkaç gün sonra, aldığım istavritleri ayıklarken, birden bir şimşek çaktı kafamda. Gece, bu defa alçak dallara, 1 dilim ekmek, araya 1 istavrit, üstüne bir dilim daha asmaya başladım. Geç vakitler duyduğum çıtırtılar, işe yaradığını gösteriyordu. Özgün Hn.ın proje sayfasına bunu yazınca, hem üyelerinin hoşuna gitti, hem de bazı kişiler tarafından alaya alındım, “hatta sandviç veya hamburger de koyabileceğimi” yazdılar. Samimi, keyifli yazışmalar yapılırken, böyle yazışmalar, ikimizi de üzdü ama fazla üstünde durmayıp, biz işimize devam ettik.

Derken bir gün, yemek için gelen iri, krem renkli, kaburgaları sayılacak kadar zayıf bir köpek gördüm. O kadar korkak, o kadar tedirgindi ki, gölgemi görse deli gibi kaçıyordu. O aralar Mahzunum çok hastaydı ve çok ayrıntılı ilgilenemiyordum o ve diğerleri ile. Artık koyduklarımı hangisi yerse…

Nisan geldi, Mahzunum melek oldu, ardından Tarçın hayata küstü, kalbi durdu, geri geldi. Ama sorunlarımız bitmek bilmedi. Minnoş hiç durmadan, deli gibi bağırıyordu. Karnı taş gibiydi. Gazı vardı ve feci canı yanıyordu. İlaç, ovmalar, sabahlara kadar uykusuzluk…

Bu arada Mayıs ayı gelmişti ve köpeğin memelerinin çok belirginleştiğini fark etmeye başladım. Fakat o kadar hastalıklı bir hali vardı ki… Derisi kemiğine yapışmıştı. Sanırım yaşı epey vardı. Kulakları da çok iyi işitmiyordu. Benim Minnoş da duymadığı için, yadırgamadım. Her sabah penceremin önüne onun için kocaman bir kaba mama, ekmek, et suyu vs. karışımı koymaya başladım. Gizlice geliyor, tedirgin bir şekilde yerken, 10 kere kaçıp, korkarak geri geliyordu. Böyle olunca, yediklerinin de işe yarayacağını düşünmüyordum ama beslemeye devam ettim. Sütlü paparalar, etli paparalar derken, günde 2, sonra 3, sonra 4 ve hatta bazen 5 kez gelmeye, çılgınlar gibi yemeye başladı. Fakat 1 gram kilo alamıyordu, kaburgalarını uzaktan bile sayabiliyordum.

Artık yavrularının olduğunu tahmin ediyordum ve muhtemelen, onları ormanın içlerinde doğurmuştu. Kim bilir kaç taneydiler ki, annecik kilo alamıyordu. Yediklerini süt olarak onlara geri veriyordu. Derken, Facebook’ta dalga geçen kişinin yazdıkları geldi aklıma ve anneye verdiğim yemekten sonra, mamanın bir kısmını 1 somun ekmeğin içine doldurup, kabın yanına bırakmaya başladım. Hemen anladı ve koca somunu ağzına alıp, yuvasına götürmeye başladı. Bir süre sonra yavruların biraz daha büyümüş olduklarını düşünüp, somun sayısını 2’ye çıkardım. Bazen, 2 somunu birden ağzına alıp gittiğini görüyordum. Havalar iyice düzeldikten sonra bir gün, oğlumla birlikte araziye çıktık ve anne köpeğin açmış olduğunu düşündüğümüz küçücük bir patikayı takip edip, yaklaşık 1-1.5 km ötede ormanın içinde yuvalarını bulduk.

Anne deli gibi havlıyor, etrafımızda bağırarak daireler çiziyordu. Onun seslerine yavrular da (4 adet) sığındıkları kuytudan kafalarını çıkarıp, incecik sesleriyle “hev hev” yapmaya başlamışlardı. Ben sürekli anneye sesleniyor, “kızım, korkma biz geldik, bak mamalar getirdik” diyordum. Oğlumla birlikte, yanımızda getirdiğimiz plastik leğenlere sütleri ve ekmekleri boşalttık, papara yaptık, içi sütle ıslatılmış, çökelek peynirleri ve kuru mama doldurulmuş somunları da, ağzı açık bir şekilde, bir plastik poşet içinde annenin boyunun yeteceği alçaklıkta bir dala; ayrıca ince naylona koyduğum kuru mamaları da bir başka dala astık (birkaç gün sonra gittiğimizde, acıkınca daldakileri yemeyi öğrendiklerini gördük). Bir leğene de, yanımızda bidonla getirdiğimiz suyu doldurduk ve ben hala konuşarak, ama ne annenin, ne de yavruların yüzlerine bakmayarak, uzaklaştık. Anne hala daireler çizerek bağırıyordu. Niyetim, bu yöntem ile arada besleme yaparak, annenin daha çabuk toparlamasını sağlamaktı. Bir yandan da, annenin artık bize gelmeyeceğinden, yavrularını başka yere taşıyacağından korkuyordum.

Ertesi gün anne gelmedi. Bir sonraki sabah, yine ağaçların arasından gizlice pencereye baktığını gördüm. Epeydir pencerenin önüne mama bırakamıyordum. Çünkü eğer anne ortalıkta yoksa gündüz saatlerinde saksağanlar yiyordu ve hepsi nur topu gibi olmuştu. Geceleri de yine meydan boşsa, önceleri tek gelen tilkim, eşini de yemeye getirmeye başlamıştı. Hatta bir gece üst kattan, pencerenin altında büyücek bir karaltı hissedip aşağı inince, kocaman bir kirpi ile karşılaştım. Gerçekten kocamandı ve “cip, cip, cip” sesleri ile ağzını şapırdatarak, kaptaki mamaları yiyordu. Onu bu hale ben mi getirmiştim acaba?

İşte bu davetsiz konuklar nedeniyle, annenin hışırtısını takip edip, duyunca ona mama koymaya başladım. Çok ama çok korkaktı. Hala çok zayıftı, pencereme süt içmeye gelen siyah  sokak  kedisini görünce, yarım saat ortadan yok oluyordu. Fakat somun sandviçler işe yaramaya başladı ve anne karnını doyurduktan, kemiklerini yedikten sonra, somunlarını ağzına alıyor ve yuvasının yolunu tutuyordu. Eğer somunları 2’şerli almadıysa, 1.5 km.yi 4 kez ağzında somunla gidip, geri geliyordu, yenisini almak için.

Bu arada, onun mama kabının bulunduğu yer, benim kedilerim için küçük bir çitle hazırladığım mini bahçenin yanında. Bazen Tarçın bahçesinde keyifle yatarken, o da gelip mamasını yiyor. Ama birbirlerine hiç olumsuz tepki vermiyorlar. Bazen de ben büyük bahçede otururken, Tarçın da ya yerdeki paspasın üstünde ya da çimenlerde yatıyor oluyor. Anne geliyor, Tarçın’ın yakını sayılabilecek bir mesafeden geçiyor ama yine hiç olumsuz bir şey olmuyor.

Temmuz’un sonunda, 1 haftalığına bir yere gitmem gerekiyordu. Ama hem Minnoş’un alerjileri, sırtındaki ve yüzündeki kistleri, düzenli verilmesi gereken ilaçları yüzünden, hem de annenin beslenmesi ve somunları nedeniyle tedirgindim. Arkadaşım Zerrin, her şeyi yapabileceğinin garantisini verince, gittim. Sürekli haberleştik, Minnoş konusunda sorun yoktu ama anne sadece 2 somun için geliyordu. Dönüşümde, annenin kaburgalarının üzerinin biraz etle kapandığını fark ettim.Zerrin ablası da ona çok iyi bakmıştı. Ama hala çok korkaktı. Göz göze gelemiyorduk. Fakat bahçede biraz uzakta oturup, yan gözle bizi kolluyordu artık. Bu önemli bir gelişmeydi. Tabii tık duysa, hemen çılgın gibi kaçıyordu yine.

Eşimle birlikte bir gün su damacanalarını, mamaları ve musluklu bir su bidonunu yüklenip, ormana gittik. Gene haykırışlar arasında (yavrular artık iyice büyümüşler ve sesleri daha çok çıkmaya başlamıştı), bidonu yüksekçe bir yere yerleştirip, altına da bir plastik leğen koyduk, içini suyla doldurup, musluğu damla damla içine akacak şekilde ayarladık.

Bu proje de tutmuştu. Böylece biz gitmediğimizde de içecek suları olacaktı. Ancak eşim ve oğlum gidince, onca yolu sırt çantama koyduğum sulu papara dolu 5 lt.lik bidon ve somunlar, omuz çantama koyduğum 5’erlik 10 lt suyla kendim gitmeye başladım. Anne beni tek başıma gördüğünde artık havlamıyor, uzaktan izliyordu. Onun yerine yavrular susmuyor ama mamaları boşaltınca biraz uzaklaşmamı bekleyip, içine dalıyorlardı. Yine dallara astığım poşetler ve tazelediğim sulardan sonra biraz uzaktan izleyip, eve dönüyordum.

Artık havalar çok sıcak ve gittiğimde bidonda ve leğenlerde su kalmamış oluyor. Yarın oğlum dönecek, artık onunla daha fazla su taşıyabiliriz. Sıcak havada 15 kg’luk yükle yürümek çok zor oluyor benim için.

Dün birden farklı bir şey oldu. Anne geldi ben bahçede otururken, o da karşımda çimlere oturdu. Baktım, artık bayağı toparlamış, yüzü bile değişmiş, güzelleşmiş. Bana biraz neşeli gibi geldi. Kimseye söyleyemedim, çıldırdığımı düşünürler diye. Sonra baktım, gerçekten de cilveler yapıyor bana. Karşımda gerindi, oturdu, yan döndü, gözlerini belertip yandan baktı. Üstelik de hanımefendi, sütlü-ekmekli paparayı artık yemiyordu. Et suyuna ve içinde kemikler olan paparayı bekliyor. Kıyamayıp verdim tabii. Bugün yine geldi ve yine cilveli bakışlar. Onun mamasını verdim, ben yüklerimi hazırlayıp, evin öbür tarafından yola çıktım. Ağır ağır patikadan giderken, arkamda bir ses duydum. Bir de ne göreyim, bizimki usul usul beni takip ediyor, arada esniyor, ama hiç tedirgin değil. Yuvasına yaklaştım, yine tık yok. Yavrular da yok etrafta. Ben sessizce bidonu doldurdum, paparaları ve daldaki mamaları organize ettim, tam gitmeye yakın, yavrulardan biri yaygara yaptı. Meğer uyuyorlarmış. Evleri soyulsa, haberleri olmayacak kerataların. Onların yaygarasına, anne de başladı (belki de bu defa yavrularına kızıyordu, yaygara yaptıkları için). Yine konuştum ve anne sustu. Ama yavrular hem mamalara gömüldüler, hem de hala söyleniyorlar. Yine fazla yaklaşmayıp, yürümeye başladım. Anne resmen keyifle izledi beni ve arkamdan gelmedi.

Akşamüzeri kedilerimle bahçede şezlonglarda otururken, birden anne koşarak bahçeye daldı. İlk kez böyle bir şey yaptı. Başka zaman biz bahçede isek, gözümüzün içine bakmadan ama kollayarak, yavaşça mama kabının olduğu yere giderdi. Çok şaşırdım ve telaşla kedilerimi içeri koyup, dışarı çıktım. Yerinde duramıyor gibiydi. Kuşlar ve diğer canlılar için bahçeye koyduğum ve sürekli suyunu tazelediğim kaptan serin suyunu içti, bana gene cilveli bakışlarla baktı. İçeri gidip, bir tas mama hazırlayıp geldim ama gitmişti.

Mutlu, belli. Ben de mutluyum. Dilerim yavruların başlarına bir şey gelmeden, birlikte sağlıkla yaşarlar (08.08.2010).

Görüntüleme sayısı: 3511

Yazan Karbonelim, 09-08-2010 10:02 
İmrendim size…
Harikasınız tek kelimeyle…

H. Fatoş (GÜR) AKINOĞLU

“Diyabetik Kedi” site yöneticisi

Facebook Twitter YouTube 

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*