Arşiv Kategorisi: Öykülerimiz

Şefkati İstanbul’un Kedilerinden Öğrendim…

“Şefkati İstanbul’un kedilerinden öğrendim. Çocukluğumda Bahariye Caddesinde, daha o zaman yıprak bir Kadıköy evi,
kapısına üç-dört basamakla çıkılan. Basamaklardaki yiyeceği birisi yiyor, öteki tekir yemiyor, yiyecekleri patisiyle arkadaşına adeta ikram ediyor.
Neden sonra farkettim: Usul usul karnını doyuran tekir kör bir kedi! Bugün hala içimi sızlatır o kedi şefkati…”

İşte böyle bir şeydir kedi

Bu hafta, bir dostumuz internette bulduğu bir yazıyı göndermişti. Yazı çok hoştu ama yayımlandığı  www.itiraf.com isimli sitenin forumuna jny rumuzuyla yazan kişiyi bulup, iznini almak için epey uğraştım ve şimdi bu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.  

Zöhrem :((

Onu, iki otoparkçının,  hastalandığı için kurda kuşa yem olsun diye bıraktığı yerden alıp eve getirdiğimde, bu kadar seveceğimi tahmin etmiştim. Çünkü ben bir hayvan delisiyim ve bu delilik beni ne kadar yıpratırsa yıpratsın, vazgeçilmez bir delilik. İyi ki deliyim, iyi ki delisiyim “Onlar”ın.

Eski Ama Yürek Yakan Bir Öykü: 13 Yaşındaki Jose Evinden Ayrılmak Zorunda

jose2.jpg

Değerli Dostlarımız. +Yazının devamında, bildik bir hikaye okuyacaksınız. 13 yıldır birlikte yaşadığı genç babasının evlenmesi ve aileye bir bebeğin katılacağının anlaşılması üzerine evinden ayrılmak zorunda kalacak olan Jose‘nin hikayesi. Bu hikaye bana, 8 yaşında aynı nedenle evinden atılan Cankız‘ı hatırlattı. Neyse ki aylar süren kafes bekleyişinden sonra o yeni evine kavuştu ve mutlu. Ama bu tür ilanları yayımlamak, bizde çok derin izler bırakıyor. Peki ya o masum, dilsiz yavrularda?

Zöhre

Fatoş Hanımcığım,

Dün alışveriş için çarşıya çıkmıştık. Bir baktım yerde paçalı maçalı güzel bir güvercin geziyor ve iki iğrenç adam seyrediyor. “Ay canım benim ne tatlı sizin mi?” dedim. “Evet” dedi ilk iğrenç. “Peki nasıl geziyor böyle kedi falan yakalayıverirse ya uçamıyor sanki?” dedim. “Hastalandı abla uçamıyor bizde bıraktık” dedi gene birinci iğrenç. Ben “ama nasıl olur? Ama madem sizin nasıl bırakırsınız, günah değil mi bu, ne olacak böyle ben alayım bu böyle bırakılır mı?” dedim. 

Çomar ve Cimi Öksüz Kaldılar

comar_cimi2.jpg

Çomar ve Cimi, dün gece öksüz kaldılar. Onlara babalık eden dede, acilen getirildiği Ankara’da vefat etti. Tunceli’den gelen haberlerde, Çomar ve Cimi‘nin kapalı evin kapısına gelip gelip kontrol ettikleri, açılmadığını görünce geri döndükleri, belirtiliyor. Dede yarın Tunceli’de toprağa verilecek. Yalnız kalan nine, bir süre daha onlara bakmaya, sevmeye devam edecek. Dedeye rahmet, eşi ve çocuklarına, Çomar ve Cimi‘ye başsağlığı diliyoruz. Bu yazının resimlerini ve öyküsünü bizimle paylaşan dostumuz Zafer KIZILKAN’ı anarak, rahmet diliyoruz.  

Ankara’da 9 Yavrusu ile Bir Anne Köpek

2 gün önce Facebook ve çeşitli listelerde Fulya Hn. tarafından duyurulan “Ankara’da 9 Yavrusu ile Bir Anne Köpek” isimli mesajlardan sonra yaptığımız görüşmelerde, Fulya Hn.ın veteriner arkadaşı ile birlikte hemen harekete geçtiğini öğrendik. Ankara soğuktu, şiddetli yağmur yağıyordu ve anne de yavruları da sığındıkları evin bahçesinde suların içindeydiler.

 

Bir Hayvanseverin Feryadı

Sevgili Fatoş Hanım,

Ben bugün ablamdan aldığım haberle çok üzüldüm ve üzüntümü siz hayvansever ailemizle paylaşmak istedim. Kediden korkuyu anlayabiliyorum (olabilir küçükken belki “ısırır” gibi korkutmalar, insanların bilinçaltında bir yerlerde korku olarak kalmış olabilir). Ancak insanların kedilerden neden nefret ettiklerini hiç anlayamıyorum.

Uzun Zamandır Ailesini Bekleyen Ciguli’nin Mutlu Sonu

ciguli_ayakta1.jpg

Esra LİCELİ yazıyor:

CIGULI”nin hikayesini  hepiniz az çok biliyorsunuzdur… 12 Haziran 2009 tarihi akşamı barınak dönüşü, ekibin yaralı ihbarı ile aldığı Ciguli’yi kliniğe getirmiştim. Yapılan tetkik ve incelemelerde omurilik zarının yırtık olduğu anlaşılmış ve pek umutsuz bir vakaydı… Bir operasyon da geçirdi ancak arka ayaklarına basmıyordu. Arka kısmında, kuyruğunda yaralar da oluşmuştu. Ama yılmadık…

Sürücülerden Küçük Bir Rica

Nurdan AKTULGA yazıyor:
Bu sabah çok talihsiz bir olay yaşadım. Her sabah olduğu gibi işe gitmek üzere otobüs durağında beklerken otobüsün gelmesine daha  zaman olduğu için kitap okuyordum. Yan tarafımda bir hareket hissedince, gayri ihtiyari oraya baktım. Tahmini 4-5 aylık siyah-beyaz çok sevimli bir kedicik bana bakıyordu. Onu ürkütmemeye çalışarak, yavaşça kitabımı kapattım. Yanımda ona verebileceğim yiyecek hiçbirşey yoktu. Ona baktığımı fark edince, geriye doğru birkaç adım attı. İnsanlara alışık olmadığını ve korktuğunu anlayınca, hiç kıpırdamamaya karar verdim. Bir süre bakıştık ve o geri dönüp benden uzaklaşmaya başladı. Ben de kitabıma geri döndüm.

Bir Köpeğin Ağzından

Bu yazı, bugün bir üyemiz tarafından gönderildi. Daha önce de internette dolaşmıştı ve o zaman da önce boğazım düğüm düğüm olmuş, ama daha fazla tutamamıştım kendimi. Bugün daha fazla etkilendim, çünkü artık barınaktayım ve terkedilen ev hayvanlarını daha yakından görüyorum. Her defasında sanki kalbimi bir el sıkıyor, sıkıyor, atamayacak hale geliyor. Nasıl yapıyorlar bunu anlayamıyorum. Astım krizleri geçirdiğimde doktorum, "evdeki 4 kedimin gitmesi gerektiğini, yoksa öleceğimi" söylediğinde, çok şaşırmış, "ama onlar benim çocuklarım, evde maskeyle yaşarım, yine de veremem" demiştim. İki ayakli çocuğumu böyle bir durumda terkedebilirmiyim? Onlar da benim ellerimde büyüdüler. Birlikte acı çektik, zor günler geçirdik, mutlu olduk. Yapmadım, yapmayı düşünmedim bile. Hala birlikteyiz ve ben de ölmedim. Peki barınağa terkedilenler? İşte onlardan birinin ağzından neler hissettiği. 
 

Güzel’le Gelen Güzellik: JAKEM

guzel.jpg
Çok sevgili Diyabetikkedi Dostları. Sizlerle görüşemediğimiz bir ay içinde inanılmaz olaylar yaşadık desem yalan olmazSmile. Geçen yıl kızıma veteriner bulamadığım Nevşehir’de ne saklı cevherler varmış meğer. Jakem kelimesini  bilmem hiç duydunuz mu?  Açılımı Jandarma At-Köpek Eğitimi ve Meslek Edindirme Kurs Merkez Komutanlığı.

Öksüz Efe

oksuz_efe.jpg
Özlem ÖZÇELEBİ yazıyor:
Bir insan yavrusu olsaydım dedim hep kendime, hayır, bunu asla insanları kıskandığım için söylemiyorum. Sadece insan yavruları daha az terk ediliyorlar. Beni önce annem terk etti. Doğaldı, çünkü ben Efe isimli bir kediyim. Annem 4 kardeşimle koynunda geçirdiğimiz 3 ayın ardından bizleri kendinden uzaklaştırdı. Oyunlarımız, birbirimizi ezerek annemizi emme çabalarımız esnasında hep güvendeydik. 

Kirli’den Beyaz’a mektup

kirli_thumb.jpg

Aysin BALTACAN yazıyor:

Sevgili arkadaşım Beyaz, Ben Kirli.

Nasılsın? Sen buralardan gideli 2 ay olacak.. Yeni evinde mutlu musun? Seni alıp götüren kadın, iyi biri.. Eminim güvendesindir.. İçimden sana yazmak geldi, son zamanlarda hayatımda baya bi değişiklik oldu..

Bir Yazar Doğuyor: Dost Yarası

Bugün sizlere, yeni bir yazarımızı tanıtmak istiyorum. Sular seller gibi duygu yüklü. Ama kedi sevgisi ile dolup taşan, genç bir kalem. Annesinin yolunda, fakat çok kısa sürede onu geride bırakacak kızımız: İlay Baydili!!! 

Eylül Kedileri

Eylül başlarıydı. Havalar sıcak, pencereler açık, mutfakta yemek yapmaktaydım. Tek programlı olduğum sesleri duyduğum anda, pencereye koştum. Kızıma her sorduğumda aldığım aynı cevabı duyacağımı bile bile, sesin geldiği yönü kestirmeye çalışırken seslendim: “İlay gelir misin? Kedi sesi mi bu?” “Hayır anne! Kedi sesi değil, tabii ki her zamanki gibi hayal görüyorsun.

Acıtan

Yağmur günlerce temizleyemedi kanını… Deli miyim ben? Ben deli miyim? Herkes öyle diyor.

Yolda yaralı bulduğum bir kediyi (Sarı yavrum! Sarı yavrum ah!), her seferinde yaptığım gibi genede azıcıkta olsa bir umutla veterinere götürüp eli kolu bağlı sonuçsuz eve getirip birkaç saat sonraki ölümüne aylarca gece yarıları uyanıp kızıma sesim gitmesin diye yastığı ağzıma kapayıp ağlayacak kadar deli miyim ben? Herkes öyle diyor.

Tıpış’ın Günlüğü 3

Benim kızım iyileşip burnumu yalayacak
Anne O’na kurban olup uykudan fırlayacak
HADİ TIPIŞ!!!!
İyileş artık!!

Kış Yarası

Kar yeni yağmıştı daha
Soğuktu çok değil ama,
Seni farkettim o anda
Beyazın içinde kara

İtoş

Tıpış’ın Oğlu Bal Gözlü Melek “İTOŞ”

Sarı boz köpek ,sokak lambasının zayıf ışığında çöplükten yiyecek birşeyler ararken; bembeyaz bir hareketi farketti. Her köpeğin yaptığı gibi havlamaya başladı. Sesini duyan diğer köpekler “av”ı hissetti. Kadın uyuyan kızına baktı. Üstü çok fazla açılmamıştı. Oda sıcaktı. Kaloriferin üstüne attığı çoraba dokundu. Nemliydi. Pencerenin dibinde köpek seslerini duydu. “Hiç bu kadar yakına gelmezlerdi” diye düşündü. Oğluşu dışarıdaydı. O seslerden korkabilirdi. İtoş! İtoşş!

Unutamadıklarım, Unutamayacağım ve Unutmak İstemediğim Anılarım

1990' lı yılların ortasındayız. Simdiki ortağım (aynı zamanda yegane dostum, kardeşim, yol arkadaşım, kader ortağım-herkese nasip olmaz böylesi bir ortak bilesiniz), büyücek bir fabrikanın kuruluşundan-ürün ihracatına kadar her taşın altına elini, beynini, yüreğini koymuş dünya/öteki dünya dostumun işyerindeyim, Ankara'ya yakın bir ilin bir ilçesinin bozkır arazisinde kurulmaya başlamış fabrikasında.

 

Duman'ın kulubesi; fabrika inşasıyla eşzamanlı kurulmuş,

 

Çam ağaçları, Kağızman'dan getirilen elma fidanları da öyle…

 

Eeee bi de ben gitmişim, Şanslı kedisi eksik olur mu o fabrikanın…Şanslı, bensiz yatar mı o şantiye yatağında..

 

İşte o günlerden birinde, parantez içindekileri yeniden yazmama gerek olmayan şimdiki ortağım Ankara'ya yakın olan o ilin merkezinde makinacılarla görüşmeye gitmiş. Bizlerse o ilçedeyiz. İşçilerden ikisi (bakmayın işçi dediğime o güzel kardeşlerim Ahmet'imi, Ziya'mı unutmak mümkün mü) koşarak geldiler "abla, abla ÇİRKİN' e birşeyler oluyor". Çirkin; saf kan Kangalımız Duman' ın arkadaşı. Kulübeleri yan yana. Arka ayaklarını merkez yapmış dönüp duruyor, anlamıyorum-anlayamıyorum ne olduğunu.. Birden aklım çalışıyor "kamyoneti çalıştırın çabuk" diye bağırıyorum, "ilçeye-veterinere yetiştirelim, çabuk çalıştırın kamyoneti.."

 

Veterinere (!) yetişiyoruz, kamyonetin arkasında ben ve çirkin, kucaklayarak indiriyoruz Ahmet'imin yardımıyla.

 

"Zehirlenmiş bu" diyor umutla gittiğimiz sağlıkçı.

"Ne yapacağız" diyorum ben.

"Öldürün" diyor aynı zat.

"Nasıl öldürelim, sizde uyutucu bir iğne/ilaç yok mu" diyorum ben.

 

Çünkü O'nun acı çekmesine dayanamıyorum, uzmanı söylemiş ölmesi gerektiğini, kendi AKILSIZLIĞIMLA ölümlerden ölüm beğendirmeye çalışyorum ÇİRKİN' e..

 

İşte o an-o saniyelerde sağ elinde baston niyetine kullandığı değneği ve hangi zaman diliminde olursa olsun yüzünü-gözlerini unutamayacağım o yaşlı dede:

 

"ÇIKMADIK CANDAN UMUT KESİLMEZ, BASIN YOĞURDU-BASIN TUZU…." diyor, ben zavallı akılsıza..

 

Her saniyesi gözlerimin önünde.. Yakın bakkal.. Tuz.. Yoğurt…

 

Kolumun dirseğine kadar, uzanabildiğim yerdi Çirkin'in boğazı tuz ve yoğurdu basabildiğim gırtlağı..

 

Bir, bir avuç TUZ

Bir bir avuç YOĞURT..

Bir avuç TUZ daha,

Bir avuç YOĞURT daha..

 

Çirkin, birden geri geri hareket etmeye başladı ve sonra yeşilimsi sarı bir kusmuk. Avuç avuç kustu.

 

İnsan kusmuk görünce ne yapar?

 

Biz sevindik…Biz çığlıklar attık:

 

"Hadi bi daha kus ÇİRKİN, bi daha kus, biz temizleriz, sen yeter ki kus.."

 

O kusmukları avucumuzla temizledik… 

ÇİRKİN bize kuyruk sallarken…

 

N'olur hiç unutmayın olur mu: "ÇIKMADIK CANDAN UMUT KESİLMEZ' MİŞ…"

 

Tanrı razı olsun O dededen, yaşıyor ise uzun ömür versin – gittiyse dünyamızdan mekanı cennet olsun..

 


 

Çirkin için

Bu dünyanın yegane akıllı ve üstün yaratığı olmadığımızı anlamak için, ille de kafamıza vurulması gerekiyor. Bu da o balyozlardan biri. Dilerim tekrar öyle bir karar eşiğine gelmemiz gerekmez. 

H. Fatoş (GÜR) AKINOĞLU 

 

 

Kızımla Küçük Küçük Anılarımız

Kanepe Keyfi

Mischam, en çok ayaklarımın arkasında yatmayı severdi. Nedeni, hem bana daha yakın, hem de Minnoş’a daha uzak olmasıydı. Ben salondaki kanepeye uzanıp, ayaklarımı yukarı uzattığımda, hemen altına girer, kıvrılıverirdi. Minnoş, haset gözlerle ona bakar, sonra o da bitmek bilmeyen denemeler sonucunda kolumun altına ya da göğsümün üstüne kıvrılırdı. Bazen bize sezdirmeden usul usul ayaklarıma doğru sürünür, bacaklarımın arasından kolunu uzatıp, Mischa’ya bir patik atıverirdi. Bu nedenle Mischam tedirgin olur, en köşeye kıvrılırdı. Ben de elimi uzatır, başını, göbeğini okşamaya başlardım. Sıra göbeğe gelince, Minnoş’u falan unutur, şöyle bir gerinir, göbeğini yukarı çevirir, okşanmayı beklerdi.

Ama ben her zaman kanepeye uzanma fırsatı bulamadığımdan, kızım çok canı çektiğinde incecik ve kibar bir sesle beni çağırırdı. Acaba tuvalet mi yaptı diye bakarım, yok. Mama? O da değil. Çünkü salon kapısında durmuş, bana dikkatle bakıyor. O kadar ısrarcı olurdu ki, gidip çalışmak mümkün değil. Mecburen “peki peki hadi bakalım” deyince, önümsıra koşturur, kanepeye çıkar, bana bakarak beklerdi. Ben de o sırada kahvemi koyup yanına gelince,  şöyle kendi etrafında kafasını yere eğerek bir tur atar, ben bacaklarımı uzatınca üstüne çıkar, ileri geri yürür, sol taraftan bacaklarımın altına yatardı.

Bu alışkanlığından hiç vazgeçmedi. En sevdiği zaman dilimiydi bu. Benimde. Hastayken bile, benim salona doğru yürüdüğümü görünce titreyerek gelmiş ve kanepeye çıkıp, beni beklemişti. Sondan 2 gün önce, sıkıldığını düşünüp, atmosfer değiştirmesi için, kucağımda evi dolaştırdım, balkona çıktık, sonra kanepeye koydum. O kadar hoşuna gitti ki. Uzun süre oturdu, sonra yine çalışma odama döndü. Çok aydınlık veya güneşli yerlerden hoşlanmaz olmuştu.

 


 

Çok Kararlıydı

Mischam gerçekten de çok kararlıydı. Son gece yaptıkları da bunu gösteriyor zaten. Evde, girmelerinin yasak olduğu tek yer yatak odasıdır. Fakat girme girişimlerinden hiç vazgeçmezler. Kapının önüne gelip, hiç bitmeyen bir miyavlama seromonisine başlarlar. Ama sırayla.

Bu durum, ben orada iş yaparken olduğunda dert değildir. Gece yarısı veya sabaha karşı olduğunda, en derin uykularımdan kalkıp, ne istediklerini anlamam gerekir. Aslında birlikte yatsak, ne tuvaletleri gelir, ne de karınları acıkır. Ama akıllarına geldi mi, onları hiç bir kuvvet durduramaz. Biz de onların gönlünü biraz hoş etmek için, kapıya tel bir kapı daha taktık. Böylece bizi görebiliyor ve biraz daha rahat ediyorlardı.

En ince ve zarif ses, Mischamındır. Diksiyonu çok güzeldir. “Miyav”ı onun kadar net, güzel telaffuz eden kedi görmedim. Seslenmeye başladığında, ne hişt, ne kışt, ne gazete hışırdatmak çare değildir. Ben kalkana kadar uğraşır, ben kalkınca da son sürat uzaklaşır. Bana da onu bulup, ne istediğini anlamak düşer tabii.

Son günden 1 hafta önce, henüz ağırlaşmamıştı. Günlerdir çalışma odasında yatıyordum ve sabaha kadar yarım saat-45 dk. arayla kalkıp, yatıyordum. Çok yorgundum. Durumuna baktım, fena görünmüyordu. “Bu gece odamda yatayım da biraz dinleneyim” diye düşündüm. Yattıktan 10 dk sonra kapıda hafif bir karaltı hissettim, yavaşça uzanıp baktım,  Mischam kapıya gelmiş. Ama sadece izliyor, seslenmiyor. “Belki birazdan gider” diye düşünüp, kenardan bakmaya başladım. O zarif, yumuşacık, hastalıktan halsiz kolunu kaldırıp, bir iki kez tele dokundu ve yine bakmaya başladı.

Artık direnmem mümkün değildi. Hali yoktu beni çağırmaya ama “gel” diyordu. Hemen kalkıp çalışma odama yönelince, benden önce kanepeye çıktı ve yastığımın üzerine yerleşip, beni beklemeye başladı. Ben yatınca da, başımla omuzum arasına iyice yerleşti, sıcaklığımı hissederek uykuya daldı. Ama bu uykular giderek kısalıyordu. Çünkü aynı pozisyonda yatamıyordu. Sık sık yer değiştiriyor, iniyor, yere yatıyor, tekrar ayaklarımın üstüne geliyor, yine yastığıma. Derken sabah oluyordu. Gözlerinden uyku akmasına rağmen, kızım uyuyamıyordu.


Son Gece Tarçın’la

Son güne iyi başlamıştık. Sabahtan yine veterinere gittik, yolda hiç bir sorun yaşamadık. Yine çok yavaş ve dikkatli sürdüm. Kızımın midesinin bulanmasını hiç istemiyordum. Veterinerde ilaçları yine çok yavaş ve uzun aralıklarla yapıldı. Arabaya bu defa manuel oksijen pompası ile bindik. Arada başını kaldırıp “IIIH” diyor ve itiyor, sonra yine “IIIH” deyip istiyordu. Ben de bir elim direksiyonda, bir elimle sürekli pompaladım ve eve vardık.

Korktuğum gibi, az sonra öğürtü ve kusmaları başladı. Elimde oksijen tüpü, nerede kusarsa oraya koşturuyorum. Çünkü nefessiz kalıyor ve karaya vurmuş balık gibi ağzını açıp kapayıp, solumaya çalışıyordu.

Bir süre sonra, odanın kapısını kapattım ve içeride kalmasını istedim. Çünkü tuvalette suların içine yatıyor ve ıslanıyordu. Odaya gelince, bir süre sonra Tarçın da geldi. Önce uzun süre onu görebilecek şekilde mümkün olduğunca karşısına yattı. Sonra hiç yapmadığı bir şeyi yapıp, Mischa’nın koltuğuna yattı ve gece yarısına kadar oradan kalkmadı. Ta ki biz o kararı verip, veterineri çağırana kadar. Veteriner gelince, onu koltukla birlikte odadan çıkardık. Ama Mischa istemeyince, veteriner gitti ve Tarçın onu biraz daha izleyip, Hakan’ın odasına gitti ve yatağına yattı. Hakan’ın ertesi gün okulu olduğu için, onu bizim odada yatırmıştık. Mischam da bir süre sonra Hakan’ın odasına gitti ve bütün gece oradan ayrılmadı. Tüm sancılarını orada çekti, orada rahatladı, orada dinlenmeye başladı. Ama rahatladıktan sora yaptığı ilk şey, Hakan’ın yatağına çıkıp, Tarçın’ın karnına yaslanmak oldu.

Hastalığı süresince pekçok kez Tarçın ve Mahzun onu aralarına alıp, her tarafını yalamışlardı. Eminim hem moral oluyordu, hem de rahatlıyordu. Son kez yine o rahatlığı istemiş olmalı. 

 

Hakan’ın Tarçın Fantezileri

*****(Bu öyküler, Hakan’ın hayal mahsülü olup, Temmuz 2007 Türkçe çalışması kapsamında hazırladığı kedisi ile ilgili fantezileridir).

Yağmur’un Oyunu

Telefonu aldı, numaraları tusladı:

“Alooo Eşin, üzülme Mestan gelecek. O, arkadaşlarıyla oynamaya gitti, sonra arkadaşları onu alıp daha uzaktaki paaka gotürdü. Ev çok uzak, arabalar var, kaşıdan kaşıya geçemiyo, ben onu alıp getircem eve, sen üzülme olur mu?” “hossakal”.