Bugün sizlere, yeni bir yazarımızı tanıtmak istiyorum. Sular seller gibi duygu yüklü. Ama kedi sevgisi ile dolup taşan, genç bir kalem. Annesinin yolunda, fakat çok kısa sürede onu geride bırakacak kızımız: İlay Baydili!!!
İlay yazıyor:
Toprak kokuyor mahalle. Küçük damlaların toprakla birleştiği o eşsiz an ve yağmur kokusu… Parka süt dökülmüş. Gökyüzü yerde…
Ağaçların arası bulut… Bir gün önceki yağmurdan ortalık sis içinde… Çiçek kokuyor bahçe. Simitçi geçiyor her zamanki yerinden. Pencereme geliyor susamların çıtırtısı. Kuşlar hala bahçedeki meyveleri didikliyor. Her şey aynı… Ben pencerenin önünde dalgaların vuruşunu, denizin kokusunu, martıların kayboluşunu bekliyorum. Gece oluyor sonra. Uyumuyorum. Seni bekliyorum.
Eskiden de hep bekletirdin beni. Saatlerce senin gelmeni beklerdim perdenin arkasında. Sonra bahçe kapısında beliriverirdin birden hiç beklemediğim bir anda. Kalbim hızla atardı seni görünce. Şimdi süt kokan o eğlenceli parkımıza koşardık hergün el ele. Küçük bebek kokulu parktaki sevmediğimiz kızlar, çok ses çıkarıyoruz diye bize kızan amcalar, dikkat etmeden yürüdüğümüz için ayakkabımızın içine dolan kumlar… Ne kadar da çabuk geçmiş yıllar…
Okulun ilk günüydü, upuzun saçların örgülü… Yine bekliyordum ben. Annem süt içirmeye çalışıyordu zorla. Tam zamanında çalmıştın kapıyı. Yine çarpıyordu kalbim. El ele gittik okulumuza. Zayıf yaşlı öğretmenimiz aynı sıraya oturttu bizi. Artık sıra arkadaşı da olmuştuk.
Büyüdük… Hala aynı mahallede, aynı okuldaydık. Seninle ne kadar güzelmiş hayat, ne kadar hızlı geçiyormuş günler… Bizde kaldığın günler, sabaha kadar konuştuğumuz geceler… Birlikte gittiğimiz filmler, alışveriş yaptığımız yerler, her şey… Her şey aynı.
Koca bir hayat geçirdik seninle. Kimi zaman küstük, küçüktük. Nerden bilirdik dostluk zor kurulurmuş, arkadaş zor bulunurmuş? Barıştık. Sarıldık birbirimize sımsıkı. Ağladık, özledik. Hiçkimseye aldırmadan ağladık, kimseye göstermeden özledik birbirimizi. Hatalar yaptık, utandık, yıprandık. Hiç sıkılmadık birbirimizden. Hiç vazgeçmedim beklemekten.
Birgün kolonya kokan bir odadaydık yine. Seni her gördüğümde olduğu gibi kalbim çarpıyordu acıyla. Bakamıyordum buğulu gözlerine. Bakamazdım. Koşmak istedim herkesi, her şeyi geride bırakıp koşmak, kaçmak. Ağlayarak, hıçkırarak, haykırarak koşmak… Önümdeki büyük kalabalığı iterek koşmak… Sana ait her şeyi atmak, yakmak, yok etmek istedim. Seni hayatımdan o anda çıkarmak… “Tatlım” dedin. Bütün düşüncelerimi dağıtan yüksek, yumuşak sesinle. “İyi misin sen?” ”Evet” dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Göz göze geldik. Tıpkı bahçe kapısını araladığın anda pencerede beni gördüğün gibi. Gözlerinin içinde çiçekler açıyordu, mavi ışıltılar saçıyordun ağır limon kokulu odaya. Seninle kalmak istedim. Annem hiçbir şey demedi. Seni izlemek istedim tüm gece. Aldığın nefesi duymak istedim. Uyandığında beni görüp bebekler gibi gül istedim. Yalnızca arkadaşım gitmesin istedim. Hep benimle kal istedim, hep seni bekleyeyim, sana sarılıp ağlayayım istedim.
Seni izlerken uyuyakalmışım. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Rüyamda küçükken bulduğumuz yavru kediyle oynuyorduk. Beyaz patileri, mavi gözleri… Okula gittiğimiz birgün ona yine araba çarpıyordu. Bahçe kapısının önünde “çılgın”la beni bekliyordunuz. Hiç yerinde durmadığı için ona bu ismi vermiştik:”Çılgın.” Çılgın yerde kanlar içindeydi, sen ağlıyordun. Sonra beraber el sallıyordunuz bana. Size sarılmak için koşuyordum arkanızdan.
“Yastığımı düzeltir misin? Uyumayacağım”. Korktuğumu belli etmeden yastığını düzelttim. Konuştuk her zamanki gibi. Ellerini tuttum. Buz gibiydi.
Öbür gün annesi kaldı onunla. İstemeye istemeye ayrıldım yanından. Sabaha kadar uyumadım. Unutmak istediğim anıların hepsi gözlerimin önünde canlandı. Gözlerim şişmesin, ağladığımı anlamasın diye tuttum kendimi.
Toprak kokuyordu bütün ev,bütün dünya. Tuzlu gözyaşı ve toprak kokusu karışmıştı birbirine. Toprak örtmüştü arkadaşlığımızın üstünü. Çiçekler ve toprak…
Mavi gözlerini resimlerde görecektim artık. Hiç duymayacaktım kokunu; ama hep bekleyecektim seni.
Herkes gitti. Ben kalmak istedim yanında. İzin vermedi annem, elimi tuttu senin gibi. Uyudum, ağladım, uyandım tekrar ağladım. Radyoda en çok sevdiğimiz şarkı, başucumda en son okuduğumuz kitap, gözlerimde beyaz elbiseli halin duruyordu.
Diğer gün bahçe kapısında beraber aldığımız; ama asla birlikte giyemeyeceğimiz bebekli tişört, küçük bir not ve bir buket beyaz gardenya duruyordu.
Arkadaşıma;
“Sen bir gardenya gibi güzel ve güçlüsün. İkimizin arkadaşlığı da zor şartlarda açan güçlü bir gardenya gibi. Tişörtlerimizin üzerindeki el ele tutuşan bebekler de biziz. Sen ve ben… Ben seni bırakmak istemezdim. İsterdim ki; beraber gidelim buralardan. Seni yalnız bırakmak zorunda olduğum için beni affet ve beni unutma.”
Her şey aynıydı. Pencerenin önünde kapıyı açmanı bekliyorum hala; ama sen gelmiyorsun.
“Diyabetik Kedi” site yöneticisi
