2002 yazı, aylardan Temmuz. Ulus yolundan Arnavutköy’e inen bir yokuş vardır. İşten çıkmışım, eve giderken bir ses: “miyav miyav” ama küçük bir yavru miyavlaması. Baktım duvardaki taşın içinde 15 günlük bile değil, tekir bir yavru. Aldım hemen eve geldim. Eşim dedi ki “yaşamaz bu”. “Annesini bulmak lazım” dedim. O zaman bu kadar bilgili de değiliz. Bir tek Bıdık var evde. Ben dedim “yaşar”. Yarı su – yarı süt yaparak, yaşattık Boncuğu.
Sonra arkadaş oldular. Sonra Mav geldi. Boncuk onu görünce hep sakinleşiyordu, “acaba annesi mi” dedik ama değildi. Mav evimize geldikten sonra Şanslı, sonra Minik en son oğlan. Daha sonra yavrular ama ilk 6’lı büyük onlardı.

Bir tek suratımıza bir şey yapmazdı. Ne kadar kızgın olursa olsun, suratımızı uzattığımızda hemen yalardı.
Ah be kızım, 16 yıl, dile kolay.
Boncuğumuzu meleklerimizin yanına yolladık. Hiç veteriner bilmedi. Tekirdi Boncuk ama yaşlılık varmış, biz bilememişiz. Kalbi yorulmuş, ciğeri, böbrekleri yorulmuş.
Tedavi olmak istemedi. O haliyle bile hep karşı geldi.

Eylül başı gibi başladı o öksürük ve kızımızı çok yordu.
2 Ekim 14.30-15.00’te bizi bıraktı.
Bizden hep kaçtı. Saklanmak istedi. O halsizliğiyle yanımızda son nefesini vermek istemedi. Biz odadan çıkınca bizi bırakıp gitmişsin kızım. Seni çok seviyoruz,
Karakterli, kaplan kızım benim.
Minik kaldı sizin dönemden. Ufakları kim dize getirecek şimdi…
“Aaaa” diye bağırınca, kucağıma kim gelecek…

Kalbimiz ağrıyor. Çok ağır geldi yine yokluğun. Diğer kardeşlerinle huzurlu uyu. Seni çok seviyoruz kaplan kızımız bizim.






Burcu Hanım, Özel nedenlerle Boncuğun yazısının yayımlanmasının gecikmesinden ötürü çok özür dileriz. Acınızı paylaşıyor, sabır diliyoruz.
Merhaba size nasıl ulaşabilirim
Mail attım